ÇOK SEVDİĞİM BİR SÖZLE BAŞLAMAK İSTİYORUM AĞRI DAĞINA BY PASS DÜŞÜNCELERİME ;
“ ZAFER HİÇ YENİLMEMEK DEMEK DEĞİLDİR, HER YIKILDIĞINDA YENİDEN AYAĞA KALKABİLMEKTİR.”
15 Aralık 2000 ilk kez kalbimde tarifi imkansız bir sancı hissedişim, 17 Şubat 2001 anjiyo, 20 şubat 2001 Ameliyat 27 Şubat 2001 taburcu oluşum. 37 seneyi kalın bir çizgiyle ayıran 75 günlük süreç.
Yoğun bakımdan çıkıp kendime gelene kadar moralim % 100 dü. Kendime gelmeye başlamış ameliyat sonrası ağrı ve sancıları hissetmeye başladığım andan itibaren moralim sıfır hatta eksilere dönmüştü bile. Durumu idare etmeye çalışıyor yıkılmışlığımı kimseye belli etmemeye çalışıyordum. Kolay değil süper aktif bir 37 yıl ve sonrası by pass…..
Odamdaki ikinci gündü ameliyatımı gerçekleştiren Prof. Dr. Bingür SÖNMEZ odaları dolaşıp ameliyat sonrası hasta ziyaretleri yapıyordu. Beni de ilk ziyaretiydi benim gördüğüm. Kendimi nasıl hissettiğimi sordu, kelimeler boğazımda düğümleniyor, sesim çıkmıyordu. Gözlerimden yaşlar süzülürken dudaklarımdan “ Hocam ben bir daha folklor oynayabilecek miyim ? ” diyebildim tüm duygusallığımla. Halk Oyunları 20 yıldır hiç ara vermeden oynadığım, eğitim-yöneticiliğini yaptığım sosyal bir aktiviteydi çünkü. Bir daha asla o günlere geri dönemeyeceğim diye düşünüyordum. Hocamdan aldığım cevap “ Ayhan Çakar folklor oynamak ne ki, ben seni Ağrı dağını çıkaracağım ” oldu. Nedemek istediğin pek anlayamamıştım. Bana moral vermek için hocamın böyle söylediğini düşünmedim dersem yalan olur.
Hastaneden çıkmış evde nekahat dönemine başlamıştım. Moralimi yüksek tutmaya çalışıyordum. Kısıtlı ve sınırlı hareketli bir yaşantı bana göre değildi. Çok zor ve sıkıntılı günlerdi ilk birkaç hafta. Eşim verilen talimatları ve uyulması gerekenleri bana harfiyen yaptırıyor, ben yasakları delmek istedikçe sürekli tartışıyorduk. Savaşı eşim – sağlığımı da ben kazandım.
İki ay kadar sonra Bingür SÖNMEZ hocam beni aradı ve kendisine uğramamı söyledi. Gittim, bana Ağrı Dağı projesinden bahsetti. Biraz detayları açıp bana bu olgunun içinde yer almak ister misin ? diye sordu. Çok şaşırdım. Ameliyat sonrası da bunu bana söylemiş, ozamanlar bana moral verdiğini düşünerek pek ciddiye almamıştım ama şimdi kafamda taşlar yerine oturmaya başlamıştı. Hiç düşünmeden EVET dedim. ( Mayıs 2001 )
Aradan 2 yıl geçmişti. Bir gün işyerimde çalışıyorum, telefonum çaldı santraldeki arkadaşımız “ Bingür SÖNMEZ bey görüşmek istiyor ” dedi. Çok şaşırdım ve heyecanlandım. Konuşmaya başladık, hal-hatır derken hocam birden “Ayhan ÇAKAR hazır mısın ? Ağrı dağına çıkıyoruz ” dedi, şok oldum, kilitlendim. Bu arada hocam anlatmaya devam ediyor. İşte şukadar kişi olacağız. Nasuh Mahruki’de bu işin organizasyonunda olacak, v.s. v.s… Hocam anlatmaya devam ediyor ama ben bu arada Ağrı dağına gittim-geldim bir kere. Dediklerinden aklımda kalanlardı bunlar. Ben tekrar telefona dönerek “ Sizle birlikte olduktan sonra uzay bile gelirim hocam ” dedim. Ama hala inanmakta zorlanıyordum. İznimin 16 / 23 Ağustos 2003 tarihleri arasını bu projeye ayırmam gerektiğini söyledi, ve yakında tekrar görüşmek dileğiyle telefonu kapattım. Belki on dakika kafamı iki elimin arasına alarak dalıp gitmişim. Kendime geldiğimde tüm vücudum ateşler içinde yanıyordu. Hemen Eşime telefon açıp gelişmeleri anlattım. Eşim benden de çılgın çıktı, telefonda…. “ Harika, müthiş, inanmıyorum…….” Diye çığlık atmaya başladı.....
… Artık hareket zamanı yaklaşıyor ve hazırlıklar hızlanıyordu. Hastanede bir basın toplantısı yapılıp proje kamuoyuna aktarıldı. Projenin sağlık bölümü Prof.Dr. Bingür SÖNMEZ, Ağrı dağındaki fiiliyat kısmı Akut Başkanı Nasuh MAHRUKİ nin kontrolünde olacağı, tırmanışın nasıl başlayıp nerelerde konaklanacağı, kimin ne yapacağına kadar her şey daha gitmeden şablona oturtulmuştu Biz 3 By Pass’lı da masanın diğer ucunda basın açıklamasını dinliyorduk. Bir ara Nasuh’un yürüyüşe 2000 metredeki Eli Köyünden başlayacağımızı, 3350 – 4200 ve 5.137 metreye sırayla çıkılacağını zirve hariç 3350 ve 4200 de çadır kurup gece kalınacağını, bu arada dışarıda hava sıcaklığının – 10 C dereceye kadar düşebileceğini söylediğini duydum. O anda birden film koptu bende. -10 C den bahsediyordu. Neyse çabuk toparladım kendimi. yalnız ben değilim doktorlar, kameramanlar, akut görevlilerinde bizlerle beraber olacağını düşününce rahatladım. 15 Ağustos Cuma günü bir toplantı daha yapılmış bu kez tüm malzemelerimiz temin edilmiş ve bunların ne zaman ve nasıl kullanılacağı anlatılıp tüm ekip elemanlarına bu malzemeler verilmişti. O akşam evde bu malzemeleri verilen sırt çantasına yerleştirmeye çalıştım. Ancak mümkün değildi. Birçoğunu çantanın dışında bırakmak zorunda kaldım. Dağcılık okadar da kolay değilmiş demeye başlamıştım bile. Hele birde bu çantayı sırtıma aldığımda bu kanım şimdiden doğruluk kazanmıştı…
16 Ağustos cumartesi saat 07,15 Eşim, oğullarım Alper ve Berker ile birlikte Atatürk Hava Limanındayım. Görünürde bir tek By Pass’lı partnerimiz İsmail Bölükbaşı vardı. Diğer arkadaşlarda yavaş yavaş gelemeye başlamışlardı. A.H.L. yapılan küçük bir basın toplantısı sonrası uçağa binmek üzere işlemler başladı, çantalar ve diğer bagajlar teslim edildi kısa bir vedalaşma seremonisinden sonra polis noktasından geçilerek içeri alındık. Kısa süre sonunda uçaktaydık. Önce Ankara-Esenboğa oradan da aktarma ile Van …. Havaalanına indik NETCELL – ŞENGÜLLER tarafından düzenlenen şehrin içindeki bir açık hava kahvaltısı ki lezzeti inkar edilemeyecek kadar güzel fakat biraz Toksik bir kahvaltıdan sonra bize tahsis edilmiş olan 2 adet minibüs ve Med-line nın ambulansı ile birlikte Doğubeyazıt’a doğru yola koyulduk. Yol üzerinde Muradiye şelalesinin olduğu bir piknik alanında kısa bir mola verdikten sonra yolumuza devam etmek üzere araçlarımıza bindik. Gördüklerimiz inanılmayacak kadar ilginçti. Kilometrelerce – Saatlerce uzak olan bu yerlerde volkanik taşlar doluydu. Bunların nereden ve nasıl geldiğini sorduğumuzda Ağrı dağının zamanındaki volkanik patlamalarından olduğunu söylediler. Bukadar uzağa nasıl gelebilmişti bu lavlar inanılır gibi değil. Neyse Doğubeyazıt girişinde Kaymakam bey ve diğer ileri gelenler bizi karşılamak için bekliyorlardı. Folklör ekibi ise işin en güzel yanlarından biriydi benim için. Hani ben ameliyat sonrası ağlayarak sorduğum “ bir daha folklor oynayabilecek miyim ? ” sorusu geldi biran aklıma ama ben zaten oynamaya başlamıştım bile. Evet bu güzel karşılamadan sonra tekrar araçlara binerek Kaymakam beyin önderliğinde önce İshak Paşa sarayına gezdik. Güzel bir tarihi eserdi. Hele ilk sıcak su tesisatı ve kalorifer sisteminin kullanılmış olması çok ilginçti. Nevarki ülkemizin sahip olduğu tüm tarihi eserler gibi oda zaman içinde yıpranmış ve yıpratılmıştı. İshak Paşa sarayının yanındaki yüksek bir tepede hazırlanmış olan yayla çadırında yemek yiyeceğimiz söylendi, hatta Kaymakam bey hadi bakalım By Pass’lılar ilk tırmanış işleminize buradan başlayacaksınız gibilerinden bizlere takılmaya başlamıştı bile. Kısa mesafede bayağı dik bir yokuş çıktık. Bizi bekleyen CNN Türk ekibi ilk röportajları yapmaya başlamıştı. Bizi nelerin beklediği yavaş yavaş ortaya çıkıyor gibiydi. Yöresel ve güzel bir yemekten sonra, o akşam kalacağımız şehir merkezindeki “İsfahan” oteleline geldik. Odalar belirlendi ben dahil birkaç kişiye tek kişilik odalar verildi. Derhal odama çıktım. Duş alıp kendime gelmek istiyordum. Bir an yerde duran ikiside sol terliğe gözüm takıldı sonrada havlulara. Telefon edip değişilmesini isteyecektim ki.... Telefon da yok. Yani normaldi zaten bütün bunlar sadece ben biraz abartmıştım. Duştan sonra aşağıya indiğimde Doktorlarımız ve Akut yetkilileri şehirde düzenlenen bir panele katılmak için otelden ayrılmışlardı. Bende Beşiktaş-Bursa maçını izlemek için bir yer arıyordum. Bir Cafe evet Cafe buldum. Hemde İhsan KALKAVAN’ın bile olduğu. Büyük keyifti, yan yana seyrettik maçı. İhsan abi de bizim kafilendi gerçi ya. Beşiktaş maçını seyretmek ayrı bir güzellik getirmişti olaya. Tabi yendik Bursasporu. Maç sonrası ben şehirde kısa bir yürüyüş yaptıktan sonra otele döndüm.
Akut üyeleri de Antalya’dan katılan diğer arkadaşlarla tamamlanmış, İsmail BÖLÜKBAŞI, Selim Sitar ve bana yarın başlayacak tırmanış boyunca kimin refakat edeceği belirlenmişti. Benim Kankam UĞURLU’ydu. Biraz konuştuk neler yapılacağını veya yapılmayacağını anlattı. En ufak bir sorunumu bile kendisini söyleyeceğim konusunda mutabık kaldık. Sonra odama çıkarak benim çantamı beraber düzenledik. Başa Şortunu ve Şapkasını kullanmam için verdi. Artık yatma zamanı gelmişti.
AĞRI DAĞI İLE TANIŞMA VAKTİ GELMİŞTİ
Sabah 07,00 de kalkıp kahvaltımızı yaptık. Bingür hocam ve Nasuh özellikle sıkı bir kahvaltı yapmamızı ve bol bol sıvı içmemizi özellikle istiyorlardı. Öyle de yaptık. Malzemeler iki tane Damperli kamyonun arkasına yerleştiriliyordu. Etrafta bizim bineceğimiz başka bir araçta görünmüyordu. Neye bineceğiz diye Nasuh’a sorduğumda, malzemeleri yanına cevabını aldım. Anladım bundan sonra her şey bayağı ilginç olacaktı. Bu arada Nasuh’un yaptığı bir güzellik vardı ki anlatılamaz. Ben tatlıyı pek sevmem ancak bir tepsi kadayıf yaptırmış ki sorma gitsin. Sütlüüü, şahane. Bir iki parça götürdüm tabiki.
Gitme vakti gelmişti. Kamyonlara bindik ve yola koyulduk. Gidiyorduk artık, bekle bizi Ağrı…. Şehrin çıkışında benzin istasyonunda araçlara benzin almak için durduğumuzda gördüğün manzara beni şok etti. Hava hafiften sisli arkamızda dev asa bir karartı, aman tanrım biz burayamı çıkacağız diye düşündüm. Ve otele geri dönmek geldi içimden bir anda. Araçların ikmalleri tamamlandı ve biz tekrar yola devam etmeye başladık. Yaklaşık bir saate yakın kamyonlarla yol aldık. Çok kötü yollardan geçiyorduk. Tabiiki dağ yoluydu ama araç bazen ikinci vitese atabiliyordu. Geri kalan zamanlarda hep birinci vites, ağır ağır hoplaya zıplaya ama kararlı.
Evet tanıtım toplantısında Nasuh’un bahsettiği Eli köyüne gelmiştik. Yani 2000 metre. Benim gözüm Bir Ağrı dağının zirvesinde birde geldiğimiz Doğubeyazıt’ta. Hadi derler ya gitmek mi zor ? Kalmak mı? Diye işte öyle bir şey. Hem içim içime sığmıyor, hem de ………….. Ama biz buraya bir amaç için gelmiştik. Doktora gidip muayene bile olamayanlar, ameliyat olmaktan korkanlar, ameliyat olup ta depresyona girenler ve ameliyat sonrasında tamam bende iş bitti, ben yarım insan oldum…diyenlere bu işin öyle olmadığını göstermek-anlatmaktı asıl amaç. Gerçi bu noktaya kadar bile gelmiş olmak yeterli olabilirdi. Ancak herhangi bir problem yaşamamıştık şu ana kadar. Zaten bir yarışta değildi bu. Benim kankayla da anlaştık, en ufak bir problemde konuşacağız diye. Öyleyse sorun yoktu. Röportajlar, resimler derken yola koyulduk.
BEKLE BİZİ AĞRI GELİYORUZ...
Birinci gurup bizdik. Nasuh’un sağ kolum dediği Yılmaz Sevgül liderliğinde ilerliyorduk. Gurubumuzda diğer By Pass’lı Selim Sitar ve Güney Çetinkaya, benim kankam Aklan Uğurlu, diğer dağcılar ve Doktorlarımız Naci, Mehmet ve Faruk bey ile İhsan Kalkavan ile CNN Türk televizyon ekibinden Güven İslamoğlu, Serdal Taşkım ve Üzeyir Yanar bulunuyordu. Yaklaşık bir saatlik bir yürüyüş sonrasında ilk molamızı verdik. Hava gittikçe ısınmaya başlıyordu. Terlemiştik. Ufak tefek atıştırmalardan sonra tekrar yürümeye başladık. Geriye dönüp baktıkça ayrıldığımız Eli köyünün küçülmeye başladığını görebiliyordum. Arkamızda diğer guruplar ve eşyalarımızı taşıyan katır ve katırcıları görüyordum. Bir mola, bir mola daha derken bir mola daha. Molalar arası da yürüdüğünüz süre gittikçe kısalmaya başlıyordu. Buda performansımızın gittikçe düştüğünün göstergesiydi. Kolay değil, 1350 Metre yükseğe tırmanıyorduk. Bu yüksekliği 16 km. yol yürüyerek tamamlayacaktık Düz yol değil, kaya, patika, dik, diken ve çakıllı. Onaltıbin metre . Yola çıkalı 4 – 4,5 saat olmuştu. Bende yorgunluk belirtileri iyice kendini göstermeye başlamıştır.
Bizden sonra yola çıkan Dr.Deniz Şener ve Cem Sayoğlu bile bizi geçmişti. Gerçi onlar bizim gurubun Atlı Süvari bölümünü oluşturuyorlardı. Katır sırtında 3350 metre kamp yerine ilk ulaşan gurup elemanlarıydı. Buradan daha yükseğe bu ve bundan sonra çıkmayacaklarına söz vererek olaya 3350 de nokta koydular.
Kankama nekadar bir yolumuzun kaldığını sorduğumda hep aynı cevabı alıyordum. “ Şu tepenin arkası abi. Nihayet o tepenin ardına ulaşıyoruz. İleride kurulmuş çadırları görüyorum, yaklaşık 500 metre biter mi? diyorum içimden. Explorer’ın mutfak çadırına ulaştığımda güler yüzle karşılıyorlar, ne istersin diyorlar ama ben zaten nescafemi almış, çokoprensin bir tanesini götürmeye başlamıştım bile. Bir nescafe ve çokoprens daha …… Oohhh işte artık kendime gelmeye başlamıştım. Kankam Alkan’ın çadırı kurmaya başladığını fark ettim. Birlikte çadırımızı kurup yerleşmeye başladık….
Akşam olmak üzereydi hazır mutfak sorumlumuz Atilla yemeğin hazır olduğunu bildiriyordu elindeki tencere kapağına vurarak. Yemeklerimizi aldık. Açıkmıştım. Sessiz sedasız yemeğmizi yedik. Çaylarımızı aldığımızda herkesin yüzü gülümsemeye başlamıştı. Herkes bir birine nasıl geldik ama diye soruyordu. Nasuh’un dediğine göre tırmanışın en yorucu bölümü buymuş. 16 Km yürümüştük, az değil. Ben birinci kampa 5 saat 20 dakikada ulaşmıştım. Küçümsenecek bir yürüyüş değildi. Hava kararıyor, bizlerede günün yorgunluğu çökmeye başlıyordu. Hava iyice kararmıştı. Gökyüzündeki yıldızlar sanki üzerimize düşecekmiş gibi duruyordu. Dakikalarca gökyüzündeki samanyolunu seyrettim. ( Siz Ağrı dağında yıldızların nekadar güzel göründüğünü bilir misiniz ? )Yapabileceğimiz pek fazla bir şey yoktu. Konuştuk muhabbet ettik, derken uyku vaktinin geldiğini söyler gibiydi açık tutmakta zorlandığım göz kapaklarım. Çadıra gittim. Soyunup uyku tulumunun içine girdim. Birden askerliğim geldi aklıma. Yaklaşık bir hafta süren Erzincan dağlarındaki bir operasyona katılmıştım. İlk kez uyku tulumuyla tanışmıştım ozaman. Bu kez ikinci oluyordu. Tulumun içine girdim. Çok uykum vardı ancak can sıkıntısına da ne yapacağımı bilemiyordum. Telefonla eşimi aradım. Ne yaptıklarını sordum. “ Çocuklar dışarıda oynuyorlardı, onların gelmesini bekliyorum ” dedi. Bir an afalladım. Dışarısı zifiri karanlıktı. Nasıl yani ? dedim, bu saatte mi ?. Saat daha 20.30 du. Burası Doğubeyazıt. Tabiki hava erken kararıyor. Hem konuşup hemde bunları düşünüyordum ki eşim benim ne yaptığımı sordu. Çadırda yattığımı ve uyuyacağımı söylediğimde hem şaşırdı hemde gülmeye başladı. Benim bu saatlerde yatıyor olmama hiç alışık değildi çünki… ….
Çadırı kurduğumuz yer çok azda olsa ayak ucumuza doğru meyilliydi. Çadırın içinde sırt çantalarımızı ayak ucumuza koyduk. Yerin meyilli olmasından dolayı sürekli aşağıya doğru kayıyorduk. Birde tulumun içinde rahat yatılmıyor ki. On dakikada bir terliyorum diye fermuarı biraz açıp kollarımı çıkartıyorum. Bir dakika sonra buz. Hadi gene tulumun içine sokuyorum kollarımı ama bu kezde aşağıya doğru kaymışım. Dirseklerimden destek alarak biraz yukarıya doğru itiyorum kendimi ama nafile. Tulumun içinde durum bir felaket. Birde üstüne üstlük Kankamın horultusu, sorma gitsin. Bu işlem sabaha kadar devam edecek gibiydi……….
Sabah olmuştu bile. Dışarıdan sesler gelmeye başlamıştı. Uyku tulumundan çık, giyin ….. evde değilsin ki küçücük çadırın içi. Ayağa kalkamıyorsun, çadırın içi dolu, aman tanrım ne macera ama….. dışarı çıktım. Hava hala buz gibi. Yüzümüzü kar suyuyla yıkadık. Çaylar hazırlanmıştı. Hemen bir bardak çay, herkes geldiğinde ise kahvaltı başlamıştı.
Bugün 3.800 metreye kadar gidip geri döneceğiz. Dağcılar buna AKLİMATİSAZYON diyorlarmış. Yani yüksek irtifada basınca alışma. Vücuttaki basınçtan kaynaklanan değişiklikler bir gün sonra kendini gösterdiğinden bizim bu basınca ve oksijene alışmamız içinmiş bu işlem. Kahvaltımız bitmiş hazırlıklarımız da tamamlanmıştı. Bizim atlı sporlardan Deniz hoca ve Cem hariç herkes bu tırmanışa katıldı. Yavaş tempoda ilerliyorduk. İki mola sonunda 3.800 metreye ulaştık. Geldiğimiz yerlere dönüp baktığımda inanamıyordum. İnandığım şey gerçekten harika bir iş yaptığımızdı. 3.800 metrede spor hekimimiz Dr.Murat BEYAZ hemen yanından hiç ayırmadığı ölçüm cihazlarıyla tüm kontrollerimizi yapıyor her sonuçların gayet güzel ve normal olduğunu görünce keyfimiz daha da yerine geliyordu. Yanımızda getirdiğimiz kumanyalarımızı yerken muhabbette koyulaşmıştı. Hava soğuk soğuk esiyordu. Üşüdüğümüzü ve bayağı bir zamandan beri burada olduğumuzu fark ederek toparlamaya başladık. Aşağıya iniş moduna geçmiştik bile. Ve tam da düşündüğüm gibi oluyordu. Yani iniş çıkıştan daha zor ve tehlikeliydi. Sürekli kayıyoruz. Elimizdeki batonlar olmasa halimiz harap olurdu. Yükümüzün büyük bir kısmını onlar dağıtıyor. Daha önce batonların bu kadar işe yarayabileceğini hiç düşünemezdim. Yaklaşık 2,5 saatte çıktığımız 3.800 metreden 1,5 – 2 saatte inmiştik. her zamanki gibi çay ve nescafelerimiz hazırdı. CNN ekibi vakit geçirmeden canlı yayın için hazırlıklara başladı. Bizlerde muhabbete devam. … yayın gerçekleştirildi Bizlerle ilgili son durum Cem SAYOĞLU tarafından DHA ajansı vasıtasıyla anında medyaya ulaştırılıyordu. Yemekler yendi. Hava gene kararmaya başlamıştı. Tüm işlerimizi başımıza taktığımız pilli lambalarımız sayesinde yapabiliyorduk. Yoksa önümüzü bile görebilmek mümkün değildi. Aynı dün akşamki gibi koyu bir muhabbet, gökyüzü, yıldızlar, çadır ve uyku tulumu……… Erken yatıp dinlenmek gerekiyordu, yarın 4.200 mt. deki ikinci kamp yerine gidilecekti. Bu arada ilginç bir olay daha yaşadık. Prof.Dr. Bingür SÖNMEZ çadırında yanında getidiği Laptop’undan hastanedeki yoğun bakımda bulunan bir hastasının son durumunu kontrol ediyordu. Hemen peşinden telefonla hastanın verilerindeki birtakım sonuçlarla ilgili nöbetçi doktaru arayarak bilgi alıyor. Teknoloji müthiş bir şey. Bir taraf İstanbul-yoğun bakım diğer taraf Doğubeyazıt-Ağrı Dağı yükseklik 3.350 metre ve burada ne su var ne elektrik……….
Çadırıma döndüm. Tulumun içindeyim, aynı dün akşamki gibi ancak yapılacak fazlaca bir şey yok. Burada şartlar böyle kimseye torpil yok. Zaten bazen bunları da yaşamak lazım diye düşünüyorum. Tüm imkanlar elimizin altındayken kıymetini bilemiyoruz birtakım şeylerin. Şimdi anlıyorum. Akan bir çeşmeden yüz yıkamanın ne olduğun, somya yağın ne kadar muhteşem bir icat olduğunu, ya tuvalete ne demezsin ?
Sabah kalktığımda etrafta usta dağcılar ve AKUT elemanları hummalı bir çalışma sürdürüyor. Çadırların bazılarını söküyor ve eşyaları yerleştiriyorlardı. Artık 4.200 metreyle tanışma vakti gelmişti. Akşam yapılan doktorlar ve Akut elemanlarının toplantısında İsmail Bölükbaşı’nın bu kampta kalması ben ve Selim Sitar’ın ise 4.200 metreye çıkarak geri dönmesi diğer kişilerin uygun olması durumunda zirve yapması yönünde karar çıkmış. Bingür hocam bunu söylediğinde belli etmemekle birlikte çok bozulmuştum. Bir anda tüm şevkim ve hevesim kaybolmuştu. Gerçi hiçbir iddiam yoktu ama genede bu noktada bunları duymak varolan hevesimi kırmaya yetmişti. Neyse yürüyüşe başladık. Dün çok rahat geçtiğimiz noktalarda zorlanmaya başlamıştım. 3.800 e geldiğimizde. Ben dün 4.200 devam etsek ne olur ? diyorken şu anda buradan geri dönmeyi düşünmeye başlamıştım. Gerçekten de kardiolojik hiçbir problemim olmamasına rağmen ayaklarımın yorulduğunu hissediyordum. Ben bu durumun psikolojik olduğuna inanıyorum. Neden mi ? çünkü neşem kaçmış, şevkim kırılmıştı. Zirveye çıkamayacağımı düşünmek beni üzüyordu. Dönmek istediğimi söylediğimde beraber olduğumuz doktorlarımız durumumun (cihazlarıyla ölçmek suretiyle) normal olduğunu ancak madem dönmek istiyorsun Kankam Aklan’la geri dönmem gereğini konuşuyorlardı ki, Nasuh Mahruki yanıma gelerek problemin ne olduğunu sordu. Bende kendisine hiçbir önemli problemimin olmadığını sadece yorulduğumu düşündüğümü söyledim. Kendisinin cevabı şu oldu. “ Eğer bir problem var yada kendini kötü hissediyorsan dönebilirsin ancak yorgunluk tek nedense ben zaten gurubun en sonunda geliyorum, sen nereye kadar ve nasıl gidersen ben de seninle olacağım. Düşün ” dedi. Hakikatten düşünmeye başladım. Bizler gerekli mesajları buralara kadar gelerek bile vermiştik. Bundan sonrası bizim tatmin olmamız içindi. Hem sonra bu büyük ve güzel projeyi riske etmeninde anlamı yoktu. Zaten hocalarımın da bunu düşünerek bizler için böyle bir karar almış olduğunu düşünerek devam etmeye karar verdim. Gerçekten de Nasuh söylediği gibi gurubun sonunda ve bizlerle beraberdi. Tüm arkadaşlar – Doktorlar ve Akutcular ve Diğer arkadaşlar – sürekli irtibat halindeydik. Önde Yılmaz Sevgül en sonda Nasuh Mahruki ve arada bizler olmak kaydıyla 4.200 metreye vardık. Önden gidenler çadır yerlerini ayarlamaya çalışıyorlardı. Bu arada CNN ekibinin malzemeleri bulunamıyor ve ortada Katırcılarla zaten yüksek olan bu noktada buz gibi bir hava esiyordu.
Ben ve Selim Sitar bir süre sonra geri dönecektik. Bu nedenle, geldiğimiz bu noktada görevi devretmemiz gerekiyordu. Hemen önümüzde “ Öküz deresi denilen ki Rahmetli İskender’in bir tırmanışında düşerek hayatını kaybettiği yere hakim bir noktada – bulunan buzul alanda Selim Sitar la birlikte Clup By Pass bayrağını bu işin ustası olan aynı zamanda AKUT unda başkanlığını yapan Sn. Nasuh Mahruki ye devrederek geri dönmeye başladık. Bu arada bu noktaya kadar bizlerle beraber olup zirveye Beşiktaş Bayrağını dikeceğini düşündüğüm İhsan Kalkavan’da ani bir kararlar geri dönmek için yanımızdaydı. Gerçi sonradan da söylediği gibi gözü ile ilgili bu tırmanışa katılmadan hemen önce bir operasyon geçirmiş olması nedeniyle böyle bir karar verdiğiydi. Bizi benim kankam Alkan 3.350 kampına geri getirdi. Kısa bir dinlenme ve ihtiyaç molasından sonra tekrar 4.200 e döndü.. Bizler artık diğer arkadaşlarımızın hayırlısıyla zirveye devraldıkları bayrağı götürmeleri için dua etmekten başka yapacağı bir şey yoktu. Akşam üzerine doğru bir dolu yağdı ki görülmeye değerdi. Hep anlatırlardı fındık kadar dolu yağdı diye başlıyarak cümlelerine bizim büyüklerimiz. Gerçekten de fındık kadar dolu yağdığını gördük. Hertaraf bir anda bembeyaz oldu. Tabi Aklımız 4.200 deydi. İçine girdiğimiz mutfak çadırından baktığımızda yukarısı görülmüyordu. Bulutların içinde kaybolmuştu adeta. Yarım saat sonra hava açtı. Birde güneş peşinden heryer pırıl pırıl. Güneş tepelerin ardında kaybolmaya başladığında buraya göre akşamın gelme üzere olduğunu söyler gibiydi. Nitekim de kısa süre sonra öyle oldu. Önce güneş gitti, ardında da azda olsa sıcaklık. Hava soğumaya ve kararmaya başlamıştı. İlk günlerdeki muhabbet de yoktu artık. Zaten İhsan abi ve Cem de Doğubeyazıt’a dönmüşlerdi. Bingür hocam, Deniz hocam, Mutfakcımız Atilla, Selim Sitar, İsmail Bölükbaşı kalmıştı kampta. Dağ başında ne olacak tabiki aynı işlemler tekrarlandı ve yatma vakti. Yalnız ben bu sefer farklı işlem yapmayı kafama takmıştım. Çadıra girdim ve ne kadar giyilecek malzemem varsa hepsini üst üste giydim. Şapkamı da başıma taktım. Mat denilen yattığımız yere serdiğimiz ince plastiği üzerine yattım. Uyku tulumunun da fermuarını açarak battaniye gibi kullandım tulumu. Evet geldiğimizden beri ilk defa güzel bir uyku uyumayak üzereydim… ve uyumuşum.
Bu sabah her zamankinden daha iyi hissediyordum kendimi. Gözlerim hariç. Ne mi oldu ? Aynaya bakınca anladım. Gözkapaklarım ve yüzüm balon gibi şişmişti. Zannediyorum ki havadan. Hocamdan gerekli ilaçları aldım. Saat 11 i geçiyordu ki Güzel haberi aldık . ZİRVEDEYDİLER. Evet görev tamamlanmıştı. Artık dönüşe başlamak için arkadaşlarımızın dönmesini beklemeye başladık. Çok mutlu ve gururluyduk. Başladığınız işlemi başarıyla tamamlamak üzereydik. Gerçi her zaman da şunu söylüyorduk. İşin bitmiş sayılabilmesi için İstanbula ve bizi bekleyenlerle sağ salim ulaşmamız gerekiyordu. Zirveden gelen ekip 3350 kampına gelmişti. Yorgun oldukları her hallerinden belliydi. Dinlendiler, gerekli yiyecek ve içeceklerle yemek ihtiyaçlarını giderdiler. Artık 3350 kampını da terk etme zamanı gelmişti. Tüm eşyalar katırlara yüklenerek iniş yolunu tutmuştuk bile. Kampta bize yardım eden ve kendi deyimiyle “biraz aşağıdaki yaylada kalıyoruz” diyen Yusuf bizi illaki misafir etmek istiyordu. Kırmadık kendini ve Yusuf’un yaylasına uğradık. Hane halkı bizi büyük bir sevinç ve neşe ile karşıladı. Ellerinde kısıtlı olan imkanlarını sonuna kadar bizlere açarak çadırlarında yemek ve çay ikram ettiler. Ancak hepimizin içi biran evvel şehre inip Banyo yapmak ve rahat bir yatakta yatma arzu ile dolu olduğundan konaklamamızı mümkün olduğu kadar kısa tutarak tekrar yola koyulduk. Zaman ilerliyordu. Çıkarken zorlandığımız yollarda inerken eşya yüklü katırları bile geçiyorduk. Eli köyü artık gayet net bir şekilde görülebiliyordu. Son 500 metre kadar bir mesafe kalmıştı artık insanlar aşağıda bizi bekliyorlardı. Nihayet başladığımız noktaya ulaşmıştık. Bizi karşılayanlarla bir yandan kucaklaşıyor, bir yandan gazetecilerin soru yağmuruna tutuluyorduk. Davul ve zurna olurda oynamamak olur mu ? Bir ara farkına vardığımda ekibin başında halay çekiyordum. Bu arada gurubun diğer üyeleri de bahçeye gelmişti. Med-Line ambulansında ilk kontrolle yapılmış eşyalarımız geldiğimizi gibi Kamyonlara yükleniyordu. Evet uzun zamandır yoksun kaldığımız araçlara binerek Doğubeyazıt’ın yolunu tutmuştuk. Kamyonun arkasında tozdan yüzümüz-gözümüz saçımız-başımız bembeyaz olmuştu. Kendi yüzümün farkında değildim ama Nasuh Mahruki’nin ihtiyarladığı zaman oluşabilecek halini görebiliyordum. Şehrin içine girmiş, kısa bir süre sonra da otelin önündeydik. Eşyaları indirirken bir yandan da ne zaman odaya çıkacağız diye sabırsızlanıyordum. Oda anahtarlarımız aldık. ………
Bir haftada birçok şeyin kıymetini yeniden anlamıştım. Banyo yapmak, yatakta yatmak vs. O akşam Kaymakam bey bizleri yemeğe davet etmişti. Çok otantik bir yemek yedik. Bayağı büyük bir halı mağazasında yere hazırlanmış bir sofraydı. Ben ilk defa böyle bir yemek sofrasında bulunuyordum mesela. Yemek sonrasında çaylar içildi muhabbet yavaş yavaş sona eriyordu. Katlığımızda saat çok geç olmasada yorgunluk hepimizin yüzünden akıyordu. Odama gelir gelmez yatmak için soyunduğumu hatırlıyor, kafamın yastığa değdiğini hatırlamıyordum.
Sabah olmuş birileri kapıyı vuruyordu. “Hadi kalkın arkadaşlar kahvaltıya iniyoruz ” gibi bir şeyler duyuyordum. Kendime gelmek için tekrar duş alarak kahvaltıya indim. Herkesin yüzünde bir mutluluk ifadesi vardı. Bingür Hocamın “Biliyor musun ? En büyük icat somyalı yatakmış arkadaşlar” dediğinde dakikalarca gülmüştük. Aslında bazen insanları sahip olduğu şeylerin değerini anlaması için mahrumu etmek gerekiyor acaba diye düşünmedim desem yalan olur.
Bugün SSK hastanesine ziyarette bulunulacak, öğle yemeği hastanede yenilerek hocalarımızın yanlarında getirdiği ilaç ve diğer gereçler verilerek, Memorial hastanesiyle kardeş hastane ilan edilecekti. Vede öyle oldu Kaymakam beyin de gelmesiyle protokol imzalandı. İlaç ve diğer ürünler başhekime verildi.
Arkadaşlardan bazıları Fosil tarlası denilen ilginç bir yere gitti. Ben şehirde kalmayı tercih etmiştim. Bölgenin altını üstüne getirdim. Akşam olmak üzereydi. By-Pass lı arkadaşımız Selim Sitar bizleri yemeğe davet etmişti. Tüm gurup, Kaymakam bey hatta Ağrı Dağının sahibi olduğunu söyleyen Ahmet amca bile gelmişti. Dışarıda bardaktan boşalırcasına bir yağmur yağıyordu. Zaman zaman elektrikler kesiliyordu. Bingür hocam yemeğin sonlarına doğru tüm arkadaşlara projenin nekadar başarıyla tamamlandığını anlattı. Birkaç arkadaş duygu ve düşüncelerini dile getirirken duygu dolu anlar yaşıyorduk. Selim Sitar’ın verdiği yemek için kendisine teşekkür ederek kalktık. Nasuh otelin yakınlarında çok temiz bir hamam bulduğunu söylüyordu. Nasuh’un eşliğinde birkaç kişi hamama gittik. Gayet temiz bir yerdi. Saat gece yarısını geçmişti. Biraz göbek taşında yattıktan sonra keselerimizi yaptırmış olarak otelin yolunu tuttuk. Hani derler ya “Hamur gibi olduk diye” işte aynen kendimi öyle hissediyordum. Yattım sabah dışarıdan gelen gürültülerle uyandım. Aşağıya indiğimde kimi kahvaltı yapıyor, kimide eşyaları toparlamaya çalışıyordu. Fazla oyalanmadık. Kahvaltının ardından yola koyulduk. Şimdi ilk durak Van’dı. Burada da bizi güzel bir olay bekliyordu. Vizon Tele2 adlı dizinin de setinin bulunduğu GEVAŞ da Bingür Hocanın bir hastası bizi bekliyormuş.Van gölü kenarında pekde kısa sayılmaya bir yolculuk sonrasında Gevaş’a ulaştık. İnanılmaz güzel bir yer. Bana burada böyle bir yerin olduğunu kimse kelimelerde anlatamazdı. GELDİM – GÖRDÜM – İNANDIM. Bir kahvaltı masası hazırlamışlar müthiş. Hepimiz parmaklarımızı yercesine masada nevar-ne yoksa götürdük. Vaktimizin kısıtlı oluşu nedeniyle oyalanmadan kalktık. Vizon Tele2 nin çekildiği sete götürdüler bizi. Biraz resim çektik. Biraz seti dolaştıktan sonra tekrar minibüslere binerek Havaalanına doğru hareket ettik.
Uçağa binmiş havalanmıştık bile. Van’ı birkez de yukarıdan seyretmek ayrı bir zevkti. Ankara Esenboğa – Derken İstanbul Atatürk Hava Limanı. Eşyalarımızı gelmesini beklerken dışarıda aşırı bir kalabalığın varolduğunu gördüm. Çıkışta Eşim ve çocuklarımın yanımda olmuş olması hep söylediğimiz sonun geldiğini gösteriyordu. TAV salonuna geçip kısa bir Plaket töreniyle projeye son veriliyordu.
BİR EFSANE DE BİZ YAZIYORUZ. AĞRI DAĞINA BY PASS yapacağız diyerek yola çıktığımız bu projeyi başarıyla, sağ-salim tamamlamaktan büyük onur duydum.
Teşekkür eder ellerinden öperim Sayın Prof. Dr. Bingür SÖNMEZ.
Teşekkürler Dr. Deniz Şener, Dr. Naci Yağan, Dr. Mehmet Beyaz, Dr. Faruk Tükenmez,
Teşekkürler AKUT… Nasuh Mahruki, Yılmaz Sevgül, Melih Fidan, Alkan Uğurlu (Kankam), Süleyman Vardar, Güney Çetinkaya, Cumhur Palas ,
Teşekkürler Cem Sayoğlu, CNN-Güven İslamoğlu, Serdal Taşkın, Üzeyir Yanar, Ozan Sönmez, Bora Bölükbaşı, Atilla Çakır ( Explorer ), Ufuk Balkis (DHA)
Teşekkürler İsmail Bölükbaşı – Selim Sitar
Ve yine Teşekkürler TÜRKİYE bizleri izleyip bizlere destek verenler… |